Güzel bir pazar günü oturmuş gazetemi okurken, Amerikalı belgesel yapımcısı Michael Moore’un hazırlamış olduğu “Finlandiya Eğitim Sistemi Başarısını” anlatan belgeseli gördüm. Daha detaylı bilgi isteyenler, https://www.youtube.com/watch?v=54EpTVvm00A linkine bakabilirler.

Kısaca bahsetmek gerekirse Amerikan eğitim sistemiyle Finlandiya eğitim sistemini karşılaştıran bir belgesel olmuş. 1960’lı yıllarda eşit seviyelere sahip her iki ülkenin eğitim sitemi, sonraki yıllarda Finlandiya’nın lehine hızlı bir şekilde yükselme göstermiş. Bu belgeselle de Michael Moore, bu yükselişin sebeplerini araştırıyor.

Öne çıkan bir kaç başlıktan bahsetmek istiyorum.

Amerikan eğitim sistemi de Türk eğitim sistemin de olduğu gibi, kuru bilgilerin öğretildiği gerçek hayattan kopuk bilgiler yığını. Tabii ki Türk eğitim sistemiyle kıyaslanamayacak kadar ileri seviyede ama temel mantalitesi aynı. Fin eğitim sistemi ise öğrenci ve reel hayatı merkeze alarak bir sistem geliştirmiş. Ders materyalleri içerisinde bahçedeki bir ağaçtan tutun da atölyelerindeki marangozhanelere kadar varan bir çok unsuru görebiliyoruz. Fin eğitim sistemi çocukları gerçek hayata hazırlıyor. Harvard Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre öğrencilerin, onları gerçekte mutlu kılan 10 şey ve yine onları mutsuz kılan 10 şeyi sıralamaları istenmiş.Onları mutlu kılan şeylerin başında sürpriz doğum günü kutlaması, alış veriş yapmak vs. mutsuz kılanların başında ise ebeveynlerinin ölümü gibi şeyler sıralanmış. Sonra öğrencilere şu soru sorulmuş, sizce derslerde öğrendikleriniz, sizin sıraladığınız bu şeylerin kaçta kaçına etki ediyor? Sonuç: Hiçbirisine. Evet, dersler öğrencilerin gerçek hayatta karşılarına çıkabilecek hiç bir durumla mücadele etmesine müsaade etmiyor.

Fin eğitim sistemi bu sorunu erkenden görmüş ve müfredatlarını baştan dizayn etmişler. Böylece kısa zaman içerisinde dünyada en başarılı ülke olarak adından bahsettirir hale gelmişler. Öğrencilere rağmen bir sistem geliştirmemişler. Öğrencilerin faydasına olacakları sistemin içerisine alarak, onları eğlenceli bir biçimde çocukların öğrenmesine çaba göstermişler. PISA sınavlarında malumunuz son bir kaç yılın birincisi olan ülke Finlandiya, böylece başarılarını da tescillemiş oldular.

Peki, biz Türkiye olarak ne yapabiliriz? 

Öncelikle taklitten vazgeçmek zorundayız. Finlandiya kendi köklerine yönelerek, sorunun temelini çözerek başarıyı yakalamış. Biz ise son 200 yıldır (Tanzimat’tan beri) bir sistem arıyoruz. Kah Avrupa’ya yöneliyoruz kah Amerika’ya. Sonuç: elde var yine sıfır. Çünkü bu gömleklerin hiç birisi bizim bedenimize uygun gömlekler değil. Sağını solunu kesiyor ve üzerimize oturtmaya çalışıyoruz ama yine üzülerek söylüyorum ki son 200 yıldır bir arpa boyu yol alamadık. Unutmayalım ki, bu toprakların bağrından Mimar Sinanlar, İbn-i Sinalar, Abdullah Cevdetler ve yine niceleri yetişti. Bu topraklar verimsiz değil, sadece doğru bir şekilde işlemek gerek. Sürekli ithal ettiğimiz sistemler bizi güdük bırakıyor. Kendimize ait olana dönmedikçe de ilerleyemeyeceğiz. Mustafa Kemal’in muasır medeniyetler seviyesini gösterdiği mirasını, maalesef sadece taklit olarak algılamış bir nesil olarak, yerimizde saymak bile en büyük başarı olarak görülüyor.

Artık “öğrenciye rağmen” olan bu sistemden ivedi vazgeçmeliyiz. Unutmayalım ki, her bir birey çok değerlidir. Bu, siz de ben de olabiliriz. Herkesin aynı başarıyı yakalamasını beklemek safdillikten öte bir beklenti olmayacaktır, açıkçası. Bugün bireylerin gelişebileceği, kendi benliklerini bulabilecekleri bir ortam yaratmak zorundayız.  Yarınlara emin adımlarla yürümek istiyorsak da değişime daha fazla gecikmeden başlamalıyız. Bunu da kendimize ait olanı küçük görmeden yarı İngilizce yarı Türkçe deyimleri kullanarak batıdan ithal edilene tapınmadan, onların da yanlışları olabileceğini kabul ederek başlamalıyız. Amerikayı yeniden keşfedelim demiyorum elbette; ama tek keşfedenlerin de Avrupalılar olmadığını unutmayalım.

 

Teşekkürler.

Sedat Yılmaz

Eğitim Danışmanı

Özel Fen Bilimleri